Bursa
Açık
19.5°
Yüksel Baysal
Yüksel Baysal

Tarihe kayıt düşülmesi gereken sözler!

22 Şubat 2020 Cumartesi, 22:51

Size önce bir anımı anlatmak istiyorum.

2003 yılında AK Parti iktidar olunca, TBMM'deki danışmanlık görevinden Başbakanlık Basın Müşavirliği kadrosuna geçtim.

Geçiş sürecim sancılı oldu.

Ertuğrul Yalçınbayır, Başbakan Yardımcısı olarak atanınca, ben de danışmanı olarak çalışmaya başladım.

Bir süre sonra Giyasettin Bingöl, daha sonra önemli görevlerde bulunacak olan Yalçın Akdoğan'la çıktı geldi. Bizi tanıştırdı, ben de Akdoğan'ı Ertuğrul Yalçınbayır'a takdim ettim

.

"Danışman olarak bu arkadaşı alalım, İstanbul Pendik Belediyesi'nde danışman olarak çalışıyordu. Bizimle İstanbul ekibi arasında bağlantı kurar" dedim.

"Tamam" dedi Yalçınbayır ve Başbakan Abdullah Gül'e ikimizin dosyasını teslim etti.

Aradan bir süre geçti, MİT'ten gelen güvenlik soruşturmasında ikimizinki de bozuk çıktı.

Benim sosyalistlik, Yalçın Akdoğan ise şeriatçılıkla ilgili faaliyetlerin dökümü vardı kağıtta...

1978-80 arasında 16-17 yaşında duvarlara yazı yazmak, sosyalist bir gazeteyi dağıtmak, 12 Eylül'de örgüt sempatizanı (Kurtuluş bir gazeteydi, örgüt değildi) olarak gözaltına alınmak gibi büyük suçlarım (!) yazılmıştı.

23 yıl sonra karşıma çıkan bu büyük suçların yanı sıra bol yalan vardı.

***

Abdullah Gül, Yalçınbayır'a "Bu senin ÖDP'li danışman değil mi? Sen kefil misin?" diye sormuş, Ertuğrul Bey kefil olunca da benim birinci derecedeki torba kadromu onaylamıştı.

Yalçın Akdoğan'ı AKP Genel Merkezi'ne Tayyip Erdoğan'ın yanına göndermişti.

***

Diyeceğim o ki Abdullah Gül, demokrasiye inanan bir siyasetçi. AK Parti'nin uygulamalarını noter gibi onaylaması gibi yanlışları bir yana, Ergenekon-Balyoz operasyonlarında diğer AKP'liler gibi FETÖ'den yana tavır alması büyük hataydı.

***

Gördüğüm kadarıyla AK Parti içinden Abdullah Gül'e karşı bir baraj kuruluyor. Söyledikleri yok sayılıyor, görmezden geliniyor.

Amaç mesajlarının AK Parti tabanına ulaşmaması...

Bir kısım ise söylediklerini didikliyor, sanki Tayyip Erdoğan'la aynı noktada değilmiş gibi eleştiri yağmuruna tutuyor.

"Kraliçe'nin adamı" olduğunu yeni hatırlıyor gibi yapıyorlar

.

Gül karşıtı laik-demokrat kesim de "Senin söylediklerine inanmıyoruz. Bize numara yapma" diyorlar.

Oysa her iki taraf da söylenenlere baksa, içeriğini değerlendirse, belki başka şekilde düşünecek.

Ben Abdullah Gül'e kulak verilmesi tarafındayım.

Herkese biraz geç olsa da yanlışı görme, yanlıştan dönme hakkı tanımak lazım.

Hele iktidar partisinden kopanların özeleştirileri mutlaka dikkate alınmalı...

***

Bakın geçtiğimiz günlerde neler söyledi Abdullah Gül:

FETÖ, TARİKATLAR VE İDEOLOJİK GETTOLAR!

Şu sözlerini altına imza atmayacak demokrat, aklını kullanan insan olabilir mi?

"Kimsenin aklını, fikrini mutlak bir şekilde bir din adamına, bir siyasetçiye veya ideolojik bir gruba teslim etmemesi lazım. İşte bu grubun her şeyi gasp etmesinin, hain darbe girişimine kadar gelebilmesinin altında bu zihniyet yatar. 'Düşünmez misiniz, akletmez misiniz' diye sürekli telkin eden bir dinin mensuplarıyız. Koca koca okumuş insanlar aklını fikrini hiç muhakeme etmeden bir yerlere teslim etmiş. Dediğim gibi bu teslimiyet ister dinî bir motivasyon sonucu, isterse bir ideoloji adına olsun her zaman felaketle sonuçlanıyor."

PARLEMENTER SİSTEME GERİ DÖNMEK!

"Cumhurbaşkanı iken de parlamenter sistemin Türkiye için daha doğru olduğunu söyledim. Hatta Cumhurbaşkanı olarak yetkilerimin azaltılmasının bile demokratik nizama daha uygun olacağını sık sık ifade ettim. Çünkü o Anayasa'da Cumhurbaşkanına tanınan yetkiler bir darbe anayasasında darbenin başının cumhurbaşkanı olduğu düşünülerek verilmişti. O yetkileri parlamenter sisteme inanan benden önceki Cumhurbaşkanları da kullanmamaya çok özen göstermişlerdir. O zaman yeni anayasa taslağı ortaya çıkınca açıkça söyledim. Şimdiye kadar Türk tipi bir parlamenter sistemle yönetildik. Vesayet sistemleri vardı, gölge kabineler vardı. Bunlar Türkiye'nin başına neler açtı. Bundan sonra da Türk tipi bir başkanlık sistemi olmasın dedim. Benim tercihim tam demokratik parlamenter sistemden yanadır. Bunu o zaman da konuştum tavrımı da ona göre koydum."

***

"Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce Osmanlı Devleti Yemen'de dahi sandık kurmuş, seçim yaptırmış. Meclis-i Mebusan var. Parlamento geleneği Cumhuriyet'in öncesinde de var. Meclis öncülük etmiş Kurtuluş Savaşı'na. Zaman zaman Meclis'in ağırlığı tartışma konusu olmuştur ama Meclis her zaman politikanın, Türk siyasetinin merkezidir. Milli irade her daim Meclis'in şahsında tecessüm etmiştir. Siyasi partilerin ağır topları diye söylediğimiz önemli siyasi figürler hep Meclis'ten gelmiştir. TBMM bugüne kadar hiç bu kadar önemsizleştirilmemişti. Bunun noksanlığını Türkiye hissediyor."

ABDULLAH GÜL KİME GÖNDERMELERDE BULUNDU?

"Doğru, öyle derler (Gülüyor). Ben toplum meselelerinde toplumunun sorumluluğunu taşıyan siyasetçilerin, devlet adamlarının risk almasını çok yanlış görürüm. Onlar risk değil, sorumluluk almalılar. Bir tüccar olsa tabii ki çok kazanmak için riskli işlere girebilir. Ama risk alıyorum diye devlet adamı olarak aldığınız kararların sonunda binlerce kadın dul, yüz binlerce çocuk yetim kalıyorsa, milli çıkarlarınızla ilgili bir sürü gelişmeler yaşanıyorsa, içeride de bir kısım insan kar ediyor, bir kısım insan da zarar ediyorsa, bu benim devlet anlayışıma uygun değil doğrusu. Ben siyasetçi ve devlet adamının riskten ziyade sorumluluk duygusunu çok derin taşıması gerektiğine inanırım. Savaşta ölecek çocuğun kendi ailesinden bir çocukmuş gibi sorumluğunu hissetmesi gerekir. Aldığı ekonomik kararların sonuçlarını kendi ailesinin düşeceği büyük ekonomik sıkıntı gibi düşünmesi gerekir. Toplumla ilgili meselelerde muhakkak enine boyuna ölçüp biçmek tabii ki son kararı verdikten sonra da cesur olarak davranmak gerekir. Ama bunları yapmadan risk almak benim tarzım değil."

"GEZİ GURURUMDUR" DİYEBİLMEK!

"Mesela en büyük olaylar Gezi olaylarıydı değil mi? Bana o zaman ilk sorulan soruya verdiğim cevap şuydu: 'Bununla büyük bir gurur duyuyorum' dedim. Şaşırdı herkes. Çünkü 'Türkiye'nin problemlerinin mahiyetini değiştirmişiz. Eskiden insanlar insan hakları için sokağa çıkardı. Faili meçhuller dursun diye çıkardı. Yolsuzluk dursun diye sokağa çıkardı. Şimdi insanlar ağacı kestirmem diye sokağa çıkmış, çevre duyarlılığı için sokağa çıkmış. Türkiye'nin problemlerini İngiltere'nin, ABD'nin problemleri haline çevirmişiz' dedim. Daha sonra bu toplumsal olay iyi yönetilemeyince terör örgütlerine büyük bir fırsat çıktı ve bildiğimiz vahim olaylar, vandallıklar cereyan eti. Açık söyleyeyim; benim birçok tavrım anlaşılmamış olabilir. Kendi camiamız da anlamamış olabilir. Ondan sonra daha ileri aşamalarda 'demokrasi sadece seçim değildir' dedim. Bana o zaman bizim camiadan bazıları milli irade dersi vermeye kalktı. Milli idarenin ne olduğunu anlattım. Demokrasi sadece seçim değildir, seçimin ötesi vardır dedim."

"SİYASAL İSLAM İFLAS ETTİ!"

"Ben siyasette şunu gördüm. Biz dindar kesimler çok katı bir laiklik uygulamasıyla karşı karşıya kaldık. Solcuların, Kürtlerin ve azınlıkların da tabii başka problemleri vardı. Siyasette siz bunları çözerken eğer herkesi işin içine katarsanız, sorunları aşarsınız. İlerleme dediğiniz şey de böyle olur. Ama siz herhangi bir problemi tek başınıza, bunun primi bana ait olsun diye çözerken öbürünü dışlarsanız, anti tezinizi oluşturursunuz ve çatışma sürer gider. Türkiye birçok şeyi böyle kaybetti. Biz özgür ve demokratik bir ülkede dindar insanların da daha mutlu olacağına inandık. O yüzden Türkiye'deki problemleri bir daha geri gelmeyecek şekilde başkalarını da dahil ederek çözmemiz lazım. Çözüm de kapsayıcı olmalı. Cumhurbaşkanı olduğum dönemde Cumhuriyet mitinglerini, şunları bunları hepsini arkamda bıraktım. Ayrılırken o kesimlerin de gelebildikleri tek kapı bendim doğrusu. Benim eşim neler yaşadı başörtüsü yüzünden, ama ayrılırken de o günlerde en büyük itiraz eden çevreler kendisine iltifat ettiler. Hatta hakkınızı helal edin diyenler çok oldu. Önemli olan kendinize yapılanın başkasına yapılmasını istemeyeceksiniz. İşte beraber yaşamak böyle oluyor."