Bursa
Parçalı Bulutlu
24.6°
Yüksel Baysal
Yüksel Baysal

İngilizler Mustafa Kemal'in önünü açtı mı?

23 Nisan 2020 Perşembe, 20:25

23 Nisan 1920 tarihi Türk ulusu için dönüm noktası...

Egemenliğin tek bir kişiden (özü itibariyle sadece insan olan, Allah'ın yeryüzünde gölgesi filan değil), halife-padişahtan milletin kendisine geçmenin ilk adımının atıldığı tarihtir.

***

O süreçle ilgili çok şey yazıldı, çizildi, söylendi.

Mustafa Kemal muhalifleri, 16 Mart 1920'de İngilizler'in Milli Kurtuluş Savaşı'nın önünü açmak için kasıtlı olarak Meclis-i Mebusan'ı dağıttığını öne sürüyorlar.

Üç yanlış var bu düşüncede...

Bir, 16 Mart sabahı İngilizler meclisi işgal etmeden önce İstanbul-Şehzadebaşı'nda karakolu basarak, 4 askerimizi şehit etti. Yani sadece Meclis-i Mebusan'ı değil, her yeri işgal ettiler. Direnen kim varsa ya öldürdüler, ya tutukladılar.

İki, İngilizler durup dururken, şu Meclis-i Mebusan'ı basalım, Mustafa Kemal'e gün doğsun diye düşünmediler. İşgalin ana nedeni İstanbul'da toplanan meclisin Misak-i Milli kararını almasıydı.

Üç, meclisi işgal eden İngilizler, Rauf Orbay başta olmak üzere bazı üyeleri tutukladılar. Yakalasalar Milli Mücadele'ye destek veren diğer mebusları da içeri tıkacaklardı. Yani Ankara'ya gidecek üye bırakmayacaklardı. Başarsalardı Ankara'da TBMM'yi açacak milletvekili bulunamayacaktı.

***

Bütün bunları bir kenara bıraksak bile başkent İstanbul 16 Mart 1920'den çok önce müttefik kuvvetler tarafından işgal edilmemiş miydi?

Padişah-Saray ve bakanlıklar denetim altında değil miydi?

Ülkenizi işgal etmiş güçlerin gözü önünde hangi savaşı başlatabilirdiniz?

Barışçı gösteriler, protestolar, telgraf çekmeler söz konusu olabilirdi ama bağımsızlık mücadelesi ancak silahla verilebilirdi. O mücadeleyi yürütecek merkez üs kesinlikle Müslüman Türk milletinin bağrı Anadolu'ydu.

Bundan ötürü Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Ankara'da toplanması bir zorunluluktu.

ATATÜRK, ANNESİNİN MEZARI BAŞINDA NE DEDİ?

Mustafa Kemal Atatürk'ün bir başka güzel özelliğinden söz etmek istiyorum.

Çocukluğundan itibaren ölümüne kadar devam eden arkadaşlıkları oldu.

Düşünün hangi birimizin bu şekilde arkadaşları var?

Hele en tepedekileri gözünüzün önüne getirin, eski arkadaşlarından kaçı yanlarında kaldı?

Asaf İlbay, Nuri Conker, Salih Bozok Selanik'ten çocukluk arkadaşları...

Yine çocuk sayılacak yaşta tanıştığı diğer arkadaşları Fethi Ali Okyar, Cevat Abbas Gürer, Ali Fuat Cebesoy, Falih Rıfkı Atay, Hasan Rıza Soyak ilk ağızda sayabileceğim isimler. Sonraki yıllarda yol arkadaşları da ömrünün sonuna kadar hep onun yanı başında olmuştu.

***

Hasan Rıza Soyak, Atatürk'ün son Genel Sekreteri'ydi.

Onun anılarından bir nokta çok dikkatimi çekti. Soyak, "Atatürk'ün Hususiyetleri" adlı kitabında Atatürk'ün annesinin ölümü üzerine (15 Ocak 1923'den birkaç gün sonra) yaptığı konuşmaya yer verir:

Söylediklerini sizinle paylaşmak istiyorum:

"Arkadaşlar, doğanın en doğal yasası olan ölümün bazen pek hazin sonucu vardır. İzmir'in şu güzel topraklarına gömülen zavallı annem, zulmün, zorbalığın, özetle koca bir ulusu uçuruma götüren keyfi saltanatın kurbanı oldu."

***

Bunları anlattıktan sonra biraz geçmişe dönen Mustafa Kemal Atatürk şunları söyler:

"Abdülhamit döneminde okuldan kurmay yüzbaşı olarak çıktığım sırada siyasetle uğraşmak suçu ile beni tutukladılar, zindana attılar. O dönem annem Selanik'teydi. Aylarca süren bu zindan hayatından kendisini haberdar etmemiştim. Fakat o nasılsa haber almış, İstanbul'a gelmişti. Beni vapurla sürgünü gönderirlerken Sirkeci rıhtımında ağlıyordu.

...

Sürgünde geçirdiğim yıllar benden çok ona ıstırap vermişti."

Atatürk daha sonra 19 Mayıs'ta Anadolu'ya geçiş sürecine sözü getirir:

"Anadolu'ya geçtiğim zaman yanımda bir adamım vardı. Erzurum'a geldikten sonra bir nedenle bu adamı İstanbul'a gönderdim. Annem onun yalnız olarak geri gönderildiğini görünce halife ve padişah tarafından hakkımda verilen idam kararının yerine getirilmiş olduğunu sanmış, bu düşünce onu felce uğratmıştı. Ondan sonra üç buçuk yıllık yaşamı, üzüntü, ızdırap ve korku içinde geçti. Yaşadığı ev sık sık hükümet tarafından basılıyor, padişah ve halifenin türlü türlü tacizine maruz kalıyordu. Bu elem senelerinde döktüğü göz yaşları ona gözlerini de kaybettirdi."

***

Kısa bir süre önce annesine kavuştuğunu ifade eden Büyük Önder Atatürk, sözlerini şöyle bitirir:

"İşte bugün gözlerim yaşlı fakat kalbim müsterih olarak mezarının önünde bulunuyorum. Kuşkusuz üzgünüm fakat, onu, hepimizin müşfik ve büyük annesi, vatanı, mahv ve harap eden keyfi saltanat, artık bir daha geri gelmemek üzere mezarı ademe gömülmüştür. Varsın annem bu toprakların altında yatsın ancak ulusal egemenlik sonsuza kadar payidar olsun. Bu egemenlik sonsuza kadar sürecektir. Beni teselli eden en büyük güçtür.

Arkadaşlar! Ben hem annemin önünde, hem de Allah'ın huzurunda (Atatürk'e dinsiz diyen şeref yoksunlarına duyrulur. Y.B.) yemin ediyorum. Bundan sonra hayatta en büyük idealim, bu kadar kan dökerek kazandığımız ulusal egemenliğimizi korumak ve savunmak olacaktır. Buna ölünceye kadar çalışacağım."

***

Bu yazının dipnotu: Ne yazık ki, 17 Nisan 2017 tarihinde şaibeli bir referandum ile TBMM yetkilerini bir kişiye devretti. Fark şu ki, o tek kişi de seçimle geliyor.