Bursa
Puslu
6.4°
enBursa Haber
Nail Özer
Nail Özer

Kent ve Kadın

29 Kasım 2019 Cuma, 00:08

Mutluluklarımız, aidiyet hissi veren mekânlar yaratmamızda saklıdır.

İnsan kendisini ait hissetmediği bir şehirde ya da kendine ait hissetmediği bir evde mutlu olamıyor. Kentlerde yaşamaya başladığından beri insanoğlu (ve kızı) kendi doğasına aykırı ne varsa yüklenmiş, bir yandan da doğallığına aykırı ne varsa doğaya yüklemiş.

Şüphesiz ki kentleşme ile "uygarlaşma" adına kazanımları olmuş insanlığın.

Bu kazanımların bedelini; kent yalnızlığı, birey ve toplum çatışmaları, sosyal kargaşa ve uyumsuzluk süreçleri olarak ödemeye devam ediyor. Kimi zaman yalnızlıktan, kimi zaman kalabalıklardan, kimi zaman öfke, kimi zaman endişe ve umutsuzluk ve mutsuzluklar sarmalı kent insanının yakasını da bırakmıyor.

Alıp başını gitme, ilk fırsatta doğaya kaçma ya da yüksek duvarlı gettolarda "rezidans" mutluluğuna öykünmemiz hep bundan sanırım. Edebiyat da hep bunları anlatır. Şiirler, öyküler, romanlarla kendi hayatlarımızı, olduklarımızı ya da olamadıklarımızı başkalarının hayal ve anlatı dünyasından izliyoruz aslında.

Kentleşmenin özeti budur.

Bu kentin içinde kadın olmanın farklı bir anlamı olduğunu düşündünüz mü hiç?

Kentte bir kadın olmak; hava karardıktan sonra sokakta erkeğe göre dezavantajlı olmak demektir. Kıyafetine göre eve dönüş için sokağı, saati seçme mecburiyeti demektir. Yolu üstünde lambası yanmayan sokakları bilmek, topuklu ayakkabılar ile hangi tür kaldırım ya da sokaklarda çukurlara düşmeyeceğini bilmektir. Bir toplu ulaşım aracında yalnız kalmamaya çalışmaktır örneğin. Aylak aylak gezme özgürlüğünün, kalabalıklara kayıtsız davranma hakkının olmamasıdır. Tenha sokaklardan, erkek kalabalıklarından orada olmak gerekse bile "aranma" suçlamasının endişesi ile kaçınmak demektir.

Kentleşmenin lütufkâr bir ödülü olarak sunulan modernite, bambaşka bir dünya yaratmakla birlikte o dünya içinde bir fanusa hapsolma yazgısıdır kadın için.

Eril iktidar zihniyeti, kadının kent yaşamı içinde varlığını bir yanıyla onaylarken, öte yandan onu "korumak" gerekçesi ile steril bir fanusta görmek ister. Sınırlar. Güdüler.

Leyla Erbil'in "Tuhaf Bir Kadın" romanında tuhaflık diye adlandırdığı şey, tamda kadının bu fanustan kendini dışarı atarak kente dokunmaya başlamasının, görünür olmasının yarattığı çatışmaları anlatıyor.

Geçtiğimiz günlerde, Misi Akademisi kapsamında planlanan atölyenin konusu Bir Kente Bakmak/Kent Okumaları idi. Nilüfer Belediyesi tarafından gerçekleştirildi.

Yürütücülüğü, Akademisyen Esra Can Mollaer tarafından yapılan atölyede, edebiyat penceresinden kentte yaşamak sosyolojik bir bakışla konuşuldu. Kent üzerinden sosyolojik okumalar yapmak keyifli olduğu kadar yarattığı farkındalığın sorumluluklarını hatırlatma bakımından da ayrı bir önemi vardı. Kent birlikte yaşamak zorunda kalıp varlığına alıştığımız bir canavar gibi gelmeye başladı bana. Sokak hayvanları, engelliler, yayalar, ağaçlar, kuşlar ve çocuklar için kaygılarım arttı.

Aristoles, "Bir şehir farklı tür insanlardan oluşur; benzer insanlar bir şehir meydana getiremezler" demiş. Benzerliklerimizi öne aldıkça kente yabancılaşıp, birbirimizden uzaklaşmamız bundanmış.