Bursa
Açık
32.3°
İsmail Kemankaş
İsmail Kemankaş

Mansur Bey...

21 Nisan 2020 Salı, 21:16

Altmışlı yılların başında üç kişilik ailemizle yeni evimizdeyiz. Kamu kurumunda emekçi olan babamın, iş arkadaşlarının yöneticisi olduğu yapı kooperatifine üye olarak edindiği ve borcunu 20 yılda ödeyeceğimiz yeni yuvamızdan söz ediyorum. Karşı komşumuz da bize biraz daha sıcak ve yakın. Babam, ailenin reisine ağabey diye hitap ediyor. Üçü erkek beş çocuklu bu aileye gece misafirliğe gittiğimizde içimiz kıpır kıpır oluyor. Tamamı on iki metrekarelik bir odada yaklaşık 8-9 kişi dertleşiyor, gülüp eğleniyoruz. Babamın ağabeyi bu amca, kısa boylu, saçları dökülmüş ve topluca biri. Evlerine konuk olduğumuzda, o küçük odanın bir köşesinde kare bir masanın başında oturuyor ve bir duble rakıyı gece boyunca yudumluyor. Konuşmasını pek anlamıyorum, babam da başını sallayarak dinlediğini ifade ediyor sanki... Evin hanımı da küçücük şirin bir teyze. Okuma yazması da yok. İlkokuldan sonra eve çekilen evin büyük kızı çok muzip biri. Sehpanın üzerinde duran bir insan biblosundan esinlenerek babasına "Mansur Bey" adını takmış. Annesini de minik yapısına uygun bir isimle "tıkı" diye çağırıyor.

Fabrikadan aldığı usta aylığı ile iki oğlunun haftalıklarını birleştirerek ailesini geçindiren Mansur Bey, aklıma geldi geçtiğimiz günlerde... Malum, evde otururken hatıralar canlanıyor. Çocukluğumun o saf, temiz günlerini anıyorum.

Borç harç yaşamını sürdüren bizim gibi "çekirdek ailenin" yanı sıra Mansur Bey'in kalabalık hanesi de geçinip gidiyor. Ama nasıl? O günlerde yaşım gereği sorgulayamadığım bu mesele şimdilerde aklıma takılıyor. Evimizin bitişiğinde bizim kooperatif sitesinin ilk bakkalı açılmıştı da, oradan biliyorum geçim endeksini herkesin... Kabarık bir bakkal hesabı, borç alınarak ödenen ev taksidi ve mütevazı ama mutlu bir yaşam! Nasıl oluyor da mutlu olunuyor?

Bunları söylerken, Ankara'nın Belediye Başkanı Mansur Yavaş'ın, iktidara (!) rağmen bir şeyler yapmanın çaresizliği içinde bulduğu, bakkal hesabını kapatma seferberliği geliyor aklıma... Hem Mansur Bey yakıştırması, hem de bakkal hesabı beni bu konuda yorum yapmaya zorluyor.

İlk ve ortaokul çağlarını yaşadığımız o dönemler, şimdikinden daha mı kolaydı? Biz neden halimizden şimdiki gibi şikâyetçi değildik? Bunları düşünürken, açık olan televizyonda bir genç gazetecinin sözleri kulağımı tırmalıyor. Adını da vereyim, nasıl olsa tanımazsınız... Ozan Gündoğdu isimli otuz yaşlarındaki bu genç meslektaş, münafık sayılacak bir gazetenin (!) ekonomi editörüymüş. Ama söyledikleri tam bir sosyoloji örneği... Diyor ki Gündoğdu "doğal olarak yıllar geçtikçe daha rahat koşullarda yaşayacağımızı umarız. Örneğin ben babamdan daha kötü şartlarda yaşıyorum. Oğlum da büyük olasılıkla benden kötü durumda kalacak." Kendi yaşam örneğimden yola çıkarak daha önce böyle bir düşünceyi taşımama rağmen kimseyle paylaşamamıştım. Aslında benim örneğim her şeyi anlatıyor. Yüksek öğrenim yaparken, fabrikada çalışma olanağı da buldum. Üstelik 300 kişilik fabrikada, diğer örneklerinde olduğu gibi, bırakın kayıt dışı çalışmayı sendikalı yaşam vardı. İşçi-öğrenci-sporcu üçlüsü gibi sıfatlarım vardı. Böylece aile bütçesine de katkım oluyordu. Şimdi bu olanağı yakalayabilen kaç genç olabilir ki? Burada Ozan Gündoğdu'nun tipik örneğini de vereceğim. "Yaşı şimdilerde 65 civarı olan (demek ki babası benimle yaşıt) o dönemin eğitim fakültelerinde okuyan gençleri, atanıp atanamayacaklarını düşünmezdi. Üstelik okulları bitmeden bile öğretmen apoleti halk tarafından takılırdı herhalde... Şimdi öyle mi, öğretmen veya bir başka mesleği, mesela sağlıkçı gibi, eğitimlerini almalarına rağmen yapmaları bile mümkün değil. Hele kamuda çalışmak hayal ötesi..."

Konuyu sadece, iş bulmaya bağlamak yeterli mi? Biraz da yetişme tarzı, aza kanaat etme, lüzumsuz alışkanlıklardan kaçınma da önemli değil mi? Yetişme tarzı içinde, hem ebeveynlerin hem de öğretmenlerin etkisi yok muydu? 70'li yıllara geldiğimizde, öğrenci gençler, "özelleştirme veya kamulaştırmayı" kapitalizmin yıkıcı etkilerini tartışmıyorlar mıydı? Kıbrıs Barış Harekâtı olduğunda, tümü kenetlenmemiş miydi? Siyasal iktidarların hırsı olamasa, Amerikan 6. Filosu'na topyekün karşı çıkmazlar mıydı?

Özetle, kendinden çok, kenti ve ülkesi için kafa yoran bir gençlik yetişmişti. Ama egemen güçler bunu zararlı görerek, onları birbirine kırdırdı.

Konu nereden nereye geldi değil mi? Geriye dönerek eski günlerimi hatırlayıp, Mansur Bey ve ailesi beni altmışlı, yetmişli yıllara götürdü. Benim gibi düşünen bir genç adamı dinlerken de ister istemez gelecekten umutlandım.

Aman sakın ola "umut fakirin ekmeği ye İsmail yeee" falan demeyin, böyle sıkıcı günlerde iyice bunalırsınız!