Bursa
Açık
20.6°
İsmail Kemankaş
İsmail Kemankaş

İnce ince ve inekli imece!

04 Haziran 2020 Perşembe, 18:29

İnce'yi dinliyorum gözlerim açık... Dinleyince gülüyor ve tutuyor gıcık...

Şiir gibi oldu biliyorum ama ne yapayım, başka türlü anlatamayacağım duyduğumu... Konu, salgın dönemindeki 10 liralık vatandaş bağışıydı. İki yıl önce, yüzde 34'lük oy oranı ile Cumhurbaşkanlığı makamını zorlayan Muharrem İnce, söz buraya gelince ağzını bir açtı şaşırdım.

"Salgın döneminde IBAN numarası verilerek, vatandaştan istendiğine benzer ama zorunlu olarak, inek başına 10 lira alınıyor.

Ne zaman? Meraya çıktığı zaman. Yarın öbür gün dereye gittiğinde de isterse şaşırmayın su parası diye..."

Başlangıçta anlayamadım konuyu, sonra düşündüm ve buldum. Bütünşehir statüsündeyseniz, köyler mahalle, meralar da hazine arazisi oldu. Yani köyün malı olmaktan çıktı. Herhalde bu nedenle inek sahibinden "merada otlatma parası" talep ediliyor. Daha bitmedi... İnce, kendisine sorulan geçmiş zamanlı bir soruya da şöyle yanıt veriyor.

"Seçilseydim hemen üç konuyu ele alırdım. Yargı Reformu, Bağımsız Merkez Bankası ve tarımsal seferberlik."

Benim ilgilendiğim nokta da bu zaten. Yoksa Muharrem İnce'nin, neden seçim gecesi erkenden pes ettiğini falan sorgulayarak bu satırları meşgul etme niyetim yok. Ama bir sözüne katılmadan edemiyorum.

"Dünya şu anda geriye gitti. Üç olay bunu yapar; birincisi salgın, ikincisi savaş, üçüncüsü de kıtlık. Böyle giderse kıtlık kapımızda... Bizler zengin toprakların fakir çocuklarıyız..."

İşte püf noktası da burası.

Önce şunu belirtelim, kırsal kesimdeki nüfus oranı yüzde onlar civarında. Yani tarım emekçiliği yapacak insanımız yok. İkincisi, özellikle hayvancılıkta uygulanan ithal politikası, yetiştiriciyi bezdirmiş durumda.

Hayvancılık nereden nereye?

Bunu örnekleyecek bir metin var elimde... Biliyorum, geriye dönük hikayeleri dinlemeyi, hele okumayı pek sevmeyen bir milletiz. Olsun ben aktarma görevimi yaparak, şu anda 80 yaşını süren, uzun yıllar Avrupa'da yaşayan bir Anadolu insanı ve Nazilli'nin bir köyünde doğan Hulki Tan'ın, yaşadıklarından oluşturduğu "Çayırotu ve Pirlibey" kitabından alıntılar veriyorum.

"Asırlardan beri günümüze getirdiğimiz, Anadolu çobanlık kültürünü bitirdik. Baltık ülkelerinde çobanlık okulları var ve dünyanın geyik yetiştiren ülkelerinin başında geliyorlar. Arjantin dünyada et tüketiminde başta, ne var ki dışarıdan hayvan almadığı gibi, dışarıya et ve hayvan satıyor."

Şimdi bu satırları okuyunca, Muharrem İnce'nin "mera ücreti" iddiası için içinizden ne geçtiğini çok iyi anlıyorum! Devam edeyim Hulki Tan'ın kitabından... Oğlunun Türkiye içinde ve yurdun doğusundaki anılarını dile getiriyor ve onu aradığında söz ettiği gerçekleri dile getiriyor.

"Bir gün gene aradı. 'Ağrı Dağı'nın eteklerindeyim, baba buralarda binlerce dönüm arazi var, fakat bir tek hayvan yok, neden?' Çünkü devlet adamları buralara hiç uğramıyormuş. İşte bu geniş Anadolu çayırlıklarının içinde, kurbanlık hayvanları, utanmadan dışarıdan alıyoruz."

Hulki Tan, kendi izlenimleri, oğlunun anlattıkları ile Avrupa'da yaşadığı ve duyduklarını birleştirerek, bir sentez yapmış. Üzüldüğü nokta, önce doğduğu topraklar ve sonra da ülkesinin tamamındaki "zenginlik içindeki yokluk" sanırım. Hulki Tan, hayvan besicilerinin süt ürünleri konusundaki ustalığını da ilginç biçimde dile getirmiş kitabında... Bu günleri imrendirecek bir üslupla...

"Perşembe günleri, yağ, yoğurt satmak için sabah Nazilli otobüslerinde yer bulamazdın. Çünkü hemen her evde sağımlık inek vardı. Ya şimdi? Her mamul süt tozundan yapılıyor, yoğurt, peynir aklınıza ne gelirse...

Zaten inekler kırda, bayırda otlamıyor, devamlı ahırda, hazırdan belirsiz yem yiyor. Bu hayvanın eti, sütü ne olur? Kasaptan et alıyorsun, burnuma et gibi kokmuyor. Döner alıyorum sanki ayakkabı köselesi, evde etli fasulye pişiriyorsun, eskisi gibi kokmuyor. Belki de haklılar... Eskiden hayvan hırsızlığı söz konusu değildi. Şimdi hayvanları evin bitişiğindeki ahırdan çalıyorlar."

Gayet yalın, içten, yaşanmışlıklara dayalı tespitler. Bunları asla fantezi olarak görmeyelim. Hayvan yemini dışarıdan alan, kuru bakliyatı astronomik fiyatlarla halkına yedirebilen bir ülke nereye doğru gidebilir?

Salgın döneminde, hepimiz yorum yapmadık mı, "hiçbir şey eskisi olmayacak" diye. O nedenle, bir yerden başlamalı ve ithal dönemini kapatabilmek için zirai üretime ve besiciliğe yeniden en çağdaş modelle dönülmeli. Ama bunu yapacak olan bizler değiliz, yönetimler. Onları da göreve getirecek olan biz seçmenler... Nereden beyinlere zerk edilmiş bilemiyorum, bu tür ciddi ve elzem konuları dile getirseniz, karşınıza heyula gibi bir cümle çıkıyor.

"Siyaset yapma..."

Gerisini siz getirin lütfen...