enBursa Haber
Demet Çoraklı
Demet Çoraklı

Kafka, Prag, Nazım ve Bursa...

15 Ocak 2019 Salı, 10:36

Uzun zamandır düşünü kurduğum kentte, Prag'daydım...

Çeklerin ifadesi ile Praha'da...

Kenti ikiye bölen Vlatava (Moldau) Nehri'nin üzerindeki Charles Köprüsü'nü merak ediyorum en çok. Kente tepeden bakan kaleyi, şehrin dört bir yanındaki meydanları, sıkça karşıma çıkacak olan kiliseleri, müzeleri, hayranlık uyandırdığı söylenen binaları, ünlü heykelleri, Arnavut kaldırımlı sokakları ve Yahudi Mahallesi'ni.

Nazım Hikmet'in Prag'da nehir kıyısında bir fincan kahve eşliğinde yazdığı şiirleri yanıma alıp, bildiğim dilde yazılmış en güzel tasvirler eşliğinde varmıştım kente.

Bu kent kadar insanlarını da merak ediyordum. Çekleri, küçük azınlıkları oluşturan Slovak ve Almanları da..

İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi Almanyasının işgali altında kalan, 1945 yılında Doğu Bloğu'na katılan yani hem kapitalist, hem komünist rejimi, 1989 yılından bu yana da demokrasiyi yaşayan bu insanların yüzlerini, giysilerini, evlerini, sokaklarını gözlemlemek, yaşam biçimlerini anlamaya çalışmak beni heyecanlandırıyordu.

Sonra Kafka...

Çeklerin "Kafky" si...

Yazdıklarına esin kaynağı olan bu kenti, bu kentin insanda yarattığı ya da yaratacağı duygulanımı hissetmeyi bekliyordum.

Aklımdaydı, Kafka Müzesi'ni, doğduğu evi, bazı dostlara toprağından bir avuç getirmek üzere mezarını da ziyaret edecektim. -Prag'da, Kafka'nın bunlarla sınırlı tutulmadığını ise sonradan anlayacaktım!-

Bu ön bilgilerle vardığım Prag'daki sokaklar bir masal kitabının renkli sayfalarında yol almanın tadını vermekteydi.

Prag'da kaldığım dört gün boyunca beni aynı meydanlara çıkaran sokaklarda yürürken aklıma düşen isimdi Franz Kafka.

Nasıl olmazdı ki!

Kafka'nın ruhu, sadece bu kentin sokaklarının tanığı olarak hissedilmiyor, adeta yaşatılıyor, sürekli vurgulanıyordu. Tarihsel varlığı yüzyıllardır korunan kentin bugünkü duruşu, dünyaca ünlü yazarının ismi Kafka ile taçlandırılmaktaydı...

Prag yazarına öylesine sahip çıkmakta ve onu öylesine iyi anlatmaktaydı ki, ölümünden sonra tanınan ve ünlenen usta kalem kentin her yerindeydi..

Kent ve yazar kavramları birbirine öylesine büyük bir doğallık ile geçmişti -ya da geçirilmişti- ki, sanki aksi düşünülemezdi. Adeta, Çeklerin kenti Praha, yine onların yazarı Kafky ile özdeşti.

Bir yanda; ağırbaşlı, sert ve bol kuleli Gotik mimarisinin, görkemi, göz kamaştırıcılığı ile insanı şaşırtarak etkisi altına alan yumuşak Barok üslubu yapıların iç içe geçtiği sıra dışı tablosu ile dünyanın her yerinden insanları kendine çekebilen bir kent...

Öte yanda; edebi zenginliğini çoğu zaman kararttığı iç dünyası ile besleyen, esrik yaklaşımlarını tek bir umudun ışığı altında tutarak okuyucuyu kendine çekebilen sıra dışı bir yazar...

Prag'a giden bir turistin Kafka'yı kentle özdeşleştirmemesi neredeyse mümkün değil. Hatta öyle ki, onu hiç tanımayan bir turist için, Prag izleğinde yer edecek yepyeni bir siluet Kafka.

Çünkü Prag'da Kafka'ya rastlamak an meselesi!

Yazımın başında da ifade etmeye çalıştığım gibi müze, doğduğu ev ve mezarı dışında Kafka pek çok mekânda anılmakta.

Prag'ın batı yakasının tarihi merkezi konumunda olan Staré Mésto'da Kafka'nın doğduğu evin de üzerinde bulunduğu Franz Kafka Caddesi (Franz Kafky Namésti).

Doğduğu evin tam köşesinde, üzerinde doğum tarihinin de (03.07.1883) yer aldığı Kafka büstü...

Franz Kafka'nın birkaç yılını geçirdiği bilinen ve bugün kitap ve hediyeliklerin satıldığı Simyacılar Sokağı'ndaki (Golden Line) 22 numaralı küçük mavi ev (1919′da basılan Ein Landarzt - Şehir Doktoru)'nun da bulunduğu çok sayıda hikâyesini 1916 Kasımından 1917′nin Mart ayına kadar yaşadığı bu evde yazdığı söylenmekte.)

"20. yüzyılın sanayi sonrası batı toplumunun açmazını ve içine düştüğü yalnızlık ve yabancılaşma sürecini yazdığı eserlerde, sahip olduğu gözlem yeteneği sayesinde çok iyi işlediği"düşünülen Franz Kafka'nın bu bakış açısını tanımladığını tahmin ettiğim Kafka heykeli...

Josefov yani Yahudi Mahallesi'nde yer alan, sokağa girdiğimde ilk dikkatimi çeken, duvarlarında Kafka fotoğrafları olan Kafka Café' deki menünün ilk sırasında fark edip, mutlaka tatmak isteyeceğiniz Kafka Kahvesi ve yanında getirilen küçük şeker paketlerindeki Kafka silueti...

Vlatava Nehri'nin kıyısında, gösterişli çift kanatlı ahşap kapının açıldığı büyük avluda yükselen K harfinin ihtişamı ile Kafka Müzesi...

Satışa sunulan Kafka siluet ve fotoğrafları ile yazarın karizmatik imzasının basılı olduğu tişörtler, kibrit kutuları, kartpostallar, kitap ayraçları, masa ve duvar takvimleri, posterler, kupalar ve bardak altlıkları kitapçılarda ya da hediyelik eşya satan dükkânlarda, müzenin bulunduğu avluda...

Kitapçılarında ağırlıklı olarak Kafka kitaplarının satıldığı bir kent Prag...

Sahaflarda ya da kitapçılarda Kafka'nın çek dilindeki tek bir eserini bulamasam da Kafka her yerde...

Oysa yaşadığı 41 yıl boyunca Prag'a sığamayan Kafka artık kente nüfuz etmiş bir benlik.

Başkenti olduğu Çek Cumhuriyeti'nin diğer kentlerinin isimleri neredeyse sayılamazken, değerlerinin farkında bir kent olarak öne çıkan Prag; Kafka, Kafka, Kafka diye haykırmakta...

"Prag kendisini dünyaya tanıtan yazarına minnet borcunu ödüyor sanki..

Öyle ki,

Kafka, doğduğu şehrin efendisi gibi.."

Bunları düşündüğüm o an iyi ki yanıma almışım diye seviniyor ve sarılıyorum Nazım Hikmet'e, şiirlerine..

Dünyalar güzeli Prag'da da olsa bütün ağırlığı ile yaşadığı memleket hasreti en çok bu dizelerde vuruyor beni:

"Memleketim, memleketim, memleketim,

ne kasketim kaldı senin ora işi,

ne yollarını taşımış ayakkabım,

son mintanında sırtımda paralandı çoktan,

Şile bezindendi.

Sen şimdi yalnız saçımın akında,

enfarktında yüreğimin,

alnımın çizgilerindesin memleketim,

memleketim,

memleketim....."

Pırağ, 8 Nisan 958

Bir akşamüstü üzerinde bulunduğum büyük caddeye ait tabeladan; Paris Caddesi'nde, Josefov'da yani Yahudilik'te, yani bir Yahudi olan Kafka'nın gettosunda olduğumu anlıyorum!

Kafka'yı anlamak onun o karanlık dünyasını biraz daha duyumsayabilmek için yürüyor, ara sokaklara dalıyorum.

"Kafka neden sığamıyordu doğduğu kente -ilginçtir ki gittiği hiçbir yere de sığamıyordu-?",

"Karanlığın ve kasvetin kol gezdiği hikâyelerinde, yalnızlık ile çaresizlikten neden bir türlü sıyrılamıyordu?" sorularının yanıtlarını arıyorum.

Sinagogların yükseldiği bu mahallede akşamüstü çıkan rüzgâr kulağıma fısıldıyor:

"Hissettiği derin endişelerin özünde insanlık tarihi için duyduğu kaygılar, içinde bulunduğu toplumu bekleyen sıkıntılardan başka bir şey değildi" diye...

Sonra o dizeler düşüyor birer birer.

İkinci Dünya Savaşı sırasında bir kilisede rahip olarak görev yapan Pastor Nie Moeller'in başından geçen olaylardan sonra bir gece kaleme aldığı dizeler:

"Yahudiler için geldiler,
Sesimi çıkarmadım?
Çünkü ben Yahudi değildim.
Sonra komünistler için geldiler,
Sesimi çıkarmadım?
Çünkü ben komünist değildim.
Sonra sendikacılar için geldiler,
Sesimi çıkarmadım?
Çünkü ben sendikacı değildim.
Sonra benim için geldiler,
Ve artık ses çıkaracak kimse kalmamıştı."

Kafka'nın bu sokaklarda hissettiği karanlık, insanlığı bekleyen "soykırım" denilen o kara lekenin sahibi Nazilerin ayak sesleri olmalıydı...

"Bu kentin sokaklarında yol almak çoğu kez Kafka'nın hikayelerindeki umudu aramak gibi..

O umut ise, sokaklardan varılan meydanların ta kendisi sanki.."

Prag'dan, metamorfozun gücünü kanıksamış bu kentten ayrılırken bir şey diliyor ve istiyorum, yaşadığım kent ve ülkem adına..

Dileğim, ülkesine hasret kalmış bir şair, onunla büyüyen, onunla büyüyecek çocuklar adınadır.

Dünyanın bildiği Nazım Hikmet'in, yazılarında kokusunu hissettirdiği kent Bursa'da değer görmesini, anısına yapılacak adına düzenlenmiş müze, kütüphane, heykel ya da parklar ile daha çok yaşatılmasını istiyorum.

Kitapları daha çok okuyucuya ulaşsın, şiirleri kentin pek çok noktasında okunsun istiyorum...

Nazım Hikmet Ran'ın, "Prag'ın Kafka'sı" özdeşleştirmesinde olduğu gibi gezdiği, yaşadığı kentlerle ilişkilendirilmesini diliyorum...

Bursa Defteri / 2007 Haziran